SON BÜYÜCÜ (M. Abdullah SONGÜL, Ekonomisttürk Web Sitesi, 12 Mart 2013) İngiliz ekonomist John Maynard Keynes, doğumundan tam 300 yıl sonra ona “Son Büyücü” diyecekti.

Yaşamının büyük bölümünü tümüyle zayıf, iletişime kapalı, içe dönük, yaklaşılamaz ve politikadaki karışıklıklardan kendini uzak tutmuş bir insan olarak geçirmişti. Ayrıca simya ilmine tutkuyla inanıyordu. Bu ilme kimyasal olduğu kadar derin bir dinsel önem de yakıştırıyordu.

1642 yılının Noel Günü doğmuş, tek çocuk olarak büyümüştü. Bir çiftçi olan babası, annesi hamileyken ölmüştü. Doğduğunda o kadar küçüktü ki, komşuları bir sürahiye sığacağını düşünmüşlerdi. Üç yaşındayken annesi tekrar evlenmiş ve tüm çocukluğu ona bakan anneannesi ve dedesinin yanında geçmişti. Bu ayrılık kişiliğinde ömür boyu iz bırakacaktı.


Yetenekleri daha küçük yaşlarında iken fark ediliyordu. Öyle ki, köy okulunun başöğretmeni onun mezun olur olmaz Cambridge Üniversitesi’ne gitmesini istiyordu. Ancak annesi, onu aile çiftliğinde iki yıl daha çalıştırdıktan sonra buna razı olmuş ve nihayet 1661’de Cambridge’e gitmişti. Sınıf arkadaşlarının çoğundan büyüktü. Bu onu yalnızlığa itmişti. Aynı zamanda en alt sosyal tabakaya mensuptu. Bu, okul parasını zengin sınıf arkadaşlarının odalarını temizleyerek ve lazımlıklarını boşaltarak ödemesi anlamına geliyordu.

Cambridge’den mezun olduğunda, tüm yaşamı boyunca Tanrı’nın evrenini yöneten yasaları çözmek için çalışmaya karar verdi. Bilime yönelik öğrenme hırsı ile simya ilmine duyduğu yoğun ilgi arasında bir çelişki görmedi. Gerçekliğin birçok parçadan oluştuğuna inanmıştı. Bu parçalar yalnızca matematik ya da fizikte değil, simya, ışık, hatta antik teoloji ve kehanet ilminde dahi bulunabilirdi. Bu tür alanlarda ateşli bir araştırmacı olmakla birlikte, her zaman teorik düşünen bir bilim adamına özgü dikkat ve disiplinle çalışırdı. Simya deneyleri sonucunda asla altın üretmediyse de, bu süreç içinde kimya hakkında çok şey öğrendi.

Cambridge’e gittiği sene, İngiltere Kralı II. Charles ise, madeni paraların basımında devrimci bir yeniliğin benimsenmesini emreden bir meclis kararını açıklıyordu: “Bütün madeni paralar dişli ya da kenarları yazılı olarak en kısa süre içinde makineyle basılmalıdır.” Artık, böylece madeni paralar çekiçle dövülerek değil, makine kullanılarak basılacaktı.


Son Büyücü Cambridge’deki akademik kariyerinde hızla yükseldi, çağının en ileri matematikçisi olarak kendisine ün kazandıran başarıları sayesinde, 1669 yılında henüz 27 yaşındayken profesör unvanını aldı.

Fakat beklenmedik olaylar sonucunda, zaman içinde kariyeri bambaşka bir alana yöneldi. Bilimsel düşünce ve araştırmalar konusunda görüş alışverişi yapmak amacıyla kurulan Royal Society’ye (Kraliyet Bilimler Akademisi) katıldığında bir ölçüye kadar gerçek dünyaya adım atmış, ama manevi anlamda 1685 yılına kadar fildişi kulesinde kalmayı sürdürmüştü. O yıl, Katolik yeni kral II. James, Benediktin rahibi Peder Alban’ı Magdelene Koleji’ne öğrenci olarak kabul etmeye zorlayarak, koyu Protestan Cambridge kurumuna müdahale etmeye karar verdi.

Bu olay tam da Son Büyücü’ nün bilimsel başarılarının doruğuna yaklaştığı dönemde gerçekleşmişti. Peder Alban meselesini öğrenince anti Katolik duyguları kabarmış ve tüm benliğiyle mücadeleye katılmıştı. Üniversitedeki konumu pamuk ipliğine bağlandı ve Peder Alban Cambridge’e girdi. Ancak zafer kısa sürdü ve rahip diplomasını almadan önce, James’in yerine Protestan William ve Mary tahta çıktı.

Fakat o artık eskisi gibi değildi. Yaşadığı bu olay, bilimsel buluşlarıyla dünya çapında ün kazanmış olduğu bir dönemde, kamu görevleri üstlenmek gibi bir istek duymasına neden oldu. Parlamento seçimlerine katıldı ve kazandı. Bir salon adamı gibi hareket etmeye başladı. Yeni yaşamında ilk kez çok sayıda hanım arkadaş da edinmişti. Cambridge’deki Trinity Koleji’nde öğretim üyesi olduğu dönemde karşılaştığı Montagu ile tanışıklığını tazeledi. Ardından, John Locke ile tanıştı. Locke’e matematik ve fizik dersleri verirken, Locke da ona politik kuram ve uygulamaları öğretti. Çabuk kavrayan bir öğrenciydi, bu yüzden de Locke 1695’te yeni madeni para sistemi konusundaki raporunu Montagu’ya sunmadan önce onun fikrini almıştı.

Söylentileri yalanlamasına rağmen, Mart 1696’da, Montagu kendisine 500 veya 600 sterlin pound yıllık maaşla, Darphane denetçisi olarak görev yapacağını bildirdiğinde, çok arzuladığı kamu görevi fırsatını yakalamış oldu. Montagu görevini tarif ederken, ondan önce Darphane denetçiliği yapanların çoğunun bu işe baktığı biçimde, “Ayırabileceğinden fazla zaman gerektirmeyecek bir iş,” demişti.

Hemen akabinde, geçmişteki araştırma ve deneyleriyle ilişkisini kesti, Cambridge’deki eşyalarını topladı ve Londra’ya taşındı; 2 Mayıs günü de Darphane’nin 1300’den beri bulunduğu Kule’de çalışmaya başladı. Bir anda, içe dönük, gizli, esrarengiz bir bilim adamı olarak sürdürdüğü kariyerine son vermiş ve kendisini politik bir görevde bulmuştu. Bu kopuş kendi içinde şaşırtıcı olmakla birlikte, yeni kariyer seçimi çok daha tuhaftı: Albert Einstein’ın Princeton’u terk edip Washington D.C.’deki Baskı ve Tasarım Bürosu’nda ikinci adam olarak görev yaptığını bir düşünsenize!

Darphane’de görevine başladığında, Thomas Neal adlı tembel ve içkiye fazlasıyla düşkün bir adama bağlı olarak çalışıyordu. Neale ve Darphane memurlarının onunla birlikte başlarına neler geleceğini anlamaları çok zordu. Montagu bile teorik çalışmalar yapan bu akademisyenin kendisini işine tam gün adayacak, hatta fazla mesai yapacak kadar becerikli, enerji dolu ve titiz bir yöneticiye dönüşeceğini düşünmemişti.

Çalışmaya başladığı ilk birkaç hafta, 300 adam ve 20’şer atla çalıştırılan gürültülü preslerin bulunduğu bölümün bitişiğinde küçük nemli bir odada oturuyordu. Haftada altı gün, işin başladığı sabah saat 4’den gece vardiyası sona erinceye kadar işyerinde kalıyor, sürecin bütününü tüm ayrıntılarıyla inceliyor ve sürekli olarak madeni para üretimini artıracak yöntemler buluyordu. Daha sonra kendisine Londra’da güzel bir ev satın alacak ve bir centilmen gibi yaşayacaktı, ancak Darphane’deki işine bu müthiş bağlılığını her zaman sürdürecekti.

Günde 16 saat çalışmasına rağmen kendisini ekonomist olarak da eğitiyordu. Locke, Montagu ve Lowndes gibi insanlarla olabildiğince çok zaman geçiriyor ve bu konuda bulduğu her şeyi okuyordu. Ardından, ekonomi tarihi, ticaret ve para sistemleri üzerine ciltlerle yazı yazmaya başladı. Yazdığı her şeyin ikinci kopyasını çıkarmak için gençlerden bile yararlanıyordu. O arada da Darphane müdürünün yerine geçmek için manevralar yapıyordu. Kendisini göstermek için elinden geleni ardına koymuyor, Darphane’ye verdikleri fiyatlar konusunda devletle iş yapan taahhüt sahipleriyle kavga ediyor, ardından Darphane’nin bulunduğu Kule’nin yöneticisiyle canhıraş mücadelelere girişiyordu. Bürokratik ataletin üstesinden gelmek için canla başla çalışıyor, hatta madeni paraları kırpmaya devam eden hainlerin kökünü kazımak için kırsal bölgelere gizli ajan gönderecek kadar ileri gidiyordu. Bir zamanların bu püriten münzevisi, genelev ve batakhanelerdeki muhbirlerle toplantı yapmak için artık sık sık şehirdeki meyhanelere gider olmuştu. Soruşturmalar yürütüyor, idamlarda hazır bulunuyor, her zaman her şeyin ayrıntılı kaydını tutuyordu. Aralık 1699’da Thomas Neale öldü ve Son Büyücümüz sonunda uzun zamandır beklediği terfiyi alarak, Darphane müdürü oldu.

Hükümet 1695-1696’daki Büyük Madeni Para Sistemi uygulamasından sonra, 22 şilinden daha yüksek fiyatlı Gine’lerle vergi ödenmesini kabul etmeyerek, Gine’nin şişen fiyatını aşağı çekmeyi denemişti. Ancak, 22 şiline Gine basmak amacıyla altın ithal etmek, gümüş paralarla değiştirmek ve gümüş paraları eritip külçe haline getirdikten sonra Asya’ya ihraç etmek hâlâ kârlı bir iş olmayı sürdürüyordu. Fakat günlük işlemlerde kullanılan madeni para gümüş olduğundan ve pound sterlini tanımlayan standart gümüş olduğu için bu sürecin sonsuza kadar devam etmesine izin verilemezdi. Madeni para ve külçe olarak iki (altın ve gümüş) maden arasındaki farkın kalıcı olması mümkün değildi.

Bunlardan birinden fedakârlık edilmeliydi. Gerilemek zorunda kalacak şeyin altın fiyatı olacağı kaçınılmazdı. Çünkü 22 Eylül 1698 tarihli özel Ticaret Konseyi Raporu’na göre; “Ticari ölçüt olarak bir madenden fazlasını kullanmak imkânsız olduğundan ve dünya ortak mutabakat ve kabulle bu ölçütün gümüş olmasına karar vermiş olduğundan; diğer madenler gibi altın da değeri her zaman değişebilecek bir meta olarak görülmeliydi.”

Böylece Hazine süreci durdurmayı ümit ederek Şubat 1699’da Gine fiyatını 21 şilin 6 pens’e düşürdü. Altın ithalatında küçük bir düşüş olduysa da, ardından, 1701’de, İngiltere 1,5 milyon sterlin tutarında rekor ithalat gerçekleştirdi. Gümüş ise pupa yelken Asya’ya gitmeyi sürdürdü. Son Büyücü 1701 ve 1702 yıllarında bu sorun üzerine hazırladığı raporlarda Gine’nin altın ağırlığının, cari döviz kurlarıyla diğer Avrupa ülkelerine göre 9 pens ile 12 pens (tam şilin) kadar daha yüksek olduğuna işaret ederek; ısrarla değerinin daha da düşürülüp 21 şiline çekilmesini tavsiye ediyordu. Bu sırada savaş nedeniyle altın ithalatı bir süreliğine düşmesine rağmen, 1713’ten 1717’ye kadar 4 milyon sterlinden fazla altın girişi oldu. 1717’de Doğu Hindistan Şirketi üç milyon ons gümüş ihraç ettiğinde, yetkililer bir kez daha umutla Son Büyücü’ nün dirayetine başvurdular.

“Majestelerinin Gelirlerinin Lordlar Komisyonu’nun Onurlu Üyelerine Sunumu” başlıklı para tarihine geçen tebliğinin son cümlelerinden bazıları şunlardı: “Gine’nin değerini 10 pens veya 12 pens civarında azaltmak zorunlu görünmektedir. Böylece, İngiltere’de altının gümüş para cinsinden değeri (oranı) Avrupa’dakiyle aynı olacaktır. Bu oran Avrupa’da ticaret ve değişimin serbestleşmesi sonucu kendiliğinden oluşmuştur.” Hazine Son Büyücü’nün tavsiyesi üzerine, 22 Aralık 1717’de bir bildiri yayınladı ve altın Gine’lerin tam 21 şilinden alınıp satılması gerektiğini belirterek, farklı değerlerde işlem görmesini yasakladı. Ancak beklenen sonuç alınamadı. Son Büyücü iki konuda yanılmıştı.

Birincisi, 21 şilin Gine için hâlâ yüksek bir değerdi: Altın ithalatı ve gümüş ihracatı, öngörülerini haksız çıkaracak biçimde, daha düşük oranda da olsa devam etti.

İkincisi, o arz ve talep yasalarının sorunu çözeceğinden emindi. Böylece sorun zaman içinde kendiliğinden yok olacaktı. Altın arzındaki artış sürdükçe altının gümüş şilin karşılığı olan fiyatı düşecekti. “Her şey kendi haline bırakılırsa,” diye yazmıştı, “gümüş para biraz daha kıtlaşıncaya kadar altın düşecektir… Ve öyleyse sorun şudur: Altın hükümet tarafından mı düşürülsün, yoksa bırakalım gümüş paranın isteği yönünde kendi kendine mi düşsün?”


Ancak hiç de böyle olmadı. Öngörüsü sadece arz ve talep yasalarının her şeyi doğru yere getirmesini beklemek dışında, daha temel düzeyde de yanlış çıktı. Sonunda altının gümüşe göre değerinin düşeceğini söylerken haklıydı. Ama o dönemdeki birçok ekonomist gibi, geleceğin de geçmişle aynı olacağını varsayarak hata yapmıştı. Aslında açıkçası ekonomi, onun gibi bir dahi için bile fizikten çok daha zordu.


Kimden mi bahs ettik?

"Kütlelerin hareketlerini hesaplayabiliyorum, ancak insanların çılgınlığını asla!" sözüyle finans tarihine de geçen, dünyanın en etkileyici bilim adamlarından biri, döneminin bilimdeki kuşkusuz en seçkin ismi Sir İsaac Newton.


***

Kaynak: Altının Gücü, Peter L. Bernstein, Sayfa 191-198

13.03.2013