Çin’le “balayı”... ve Çin’le ilişkilerde Uygur faktörü-Sami Kohen, Yorum, Milliyet (10 ve 11 Nisan 2012)

Çin’le “balayı”... Sami Kohen, Yorum, Milliyet (11 Nisan 2012)

  

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Çin ziyaretine geniş yer veren Çin TV kanallarından birine göre iki ülke arasındaki “flört dönemi bitti”; dolayısıyla taraflar şimdi bağlarını daha güçlü bir zemine oturtmalı... Beijing’deki bir gazete ise ilişkilerin artık “balayı dönemine girdiğini” öne sürüyor...

 

İster “flört” ister “balayı” deyin; Türkiye ile Çin’in birlikteliklerini epey ilerlettikleri ve bunu daha da ilerletmeye kararlı oldukları bir gerçek.

 

Karşılıklı diplomatik ilişkilerin kurulduğu 1971’den bu yana iki ülke arasındaki ilişkilerde görülen gelişmenin bir özelliği de, geniş bir alana yayılmasıdır. Tabii ticaret başından beri itici güç olmuştur; ama özellikle son yıllarda ilişkiler siyasetten savunmaya, turizmden kültüre kadar birçok alanı kapsamaya başladı. Ekonomik alandaki faaliyet de artık sadece ticaret değil. Başbakan’ın ziyaretinde öne çıkan nükleer enerji ve teknolojide işbirliği, bu yeni alanların başında yer alıyor.


* * *

 

Ankara ve Beijing’in ilişkilerini hızla genişletme ve geliştirme hedefinin kendi genel politikalarının öncelikleri arasında yer almasının nedenleri vardır.

 

- Türkiye için bu hedef, benimsediği “çok boyutlu dış politika” konseptinin ve “Doğu’ya açılma” stratejisinin bir parçasıdır. 


Diğer pek çok ülke gibi Türkiye de Çin’in sadece bölgesel değil, küresel bir güç, hatta bir “Süper Güç” olma yolunda ilerlediğinin farkındadır. Dünya konjonktürünün değiştiği, güç dengelerinin Asya-Pasifik bölgesine kaydığı bir noktada, Türkiye dış ilişkilerinde bu yönde gereken ayarı yapmak durumundadır. Çin ile sıkı ekonomik ve siyasal bağlar kurmak Türkiye için sadece ikili ilişkiler bakımından değil, küresel stratejiler üretmek açısından da büyük önem taşıyor.


Bu çerçevede Çin ile işbirliği, yukarda belirttiğimiz gibi, zamanla ticaret gibi klasik alanları aşacak, daha birçok alanı kapsayan stratejik işbirliği düzeyine ulaşabilecektir.

 
Ankara Çin’le ilişkilerindeki adımlarını, işte böyle bir vizyonla atıyor.
 


- Çin için de Türkiye ile ilişkileri ilerletmek arzusu, Türkiye’ye verdiği önemin bir sonucudur.

 
Beijing’in gözünde şimdi aynı şekilde hızla gelişen ve özellikle bölgesinde söz sahibi olmaya başlayan Türkiye ile işbirliği, yüksek bir değer taşıyor.

 

Kısacası iki ülkenin vizyonundaki bu yakınlık, ilişkileri ikili bazda ilerletmesi dışında, daha geniş, bölgesel ve küresel bir düzeye çıkarmaktadır.

 

* * *

 

Bu yolda atılmakta olan adımlara rağmen, ilişkilerin bazı zayıf veya eksik yanları da yok değil.

 

Örneğin ticarette yıllardan beri dengenin -büyük farkla- Türkiye’nin aleyhinde devam ettiğinden şikâyet edilir. Yani Türkiye’nin Çin’e daha çok mal satması gereği vurgulanır. Ama bu sorun bir türlü halledilmez. Bu konuda artık daha yaratıcı yeni bir yaklaşıma ihtiyaç var.

 

Diğer bir örnek de, iki ulusun birbirini tanımaması, kültürel ilişkilerin de zayıf olmasıdır. 2012’nin Türkiye’de “Çin Yılı” ilan edilmesi dahi kendisini hissettirmekten uzak...

 
* * *

 

Başbakan’ın Beijing’deki görüşmelerinde ağırlıklı siyasi konu, beklendiği gibi Suriye idi. Bu konuda Güvenlik Konseyi’nde vetosunu kullanmış olan- Çin ile Ankara’nın görüşleri farklı.

 

Hele son gelişmelerden sonra Türk hükümeti Esad’ı tamamen gözden çıkarıyor ve daha radikal önlemlere başvurmayı düşünüyor. Annan planına bel bağlayan Çin ise Suriye’de şiddetin durmasını istemekle beraber, müdahaleci davranışlara karşı çıkıyor.

 
Kısacası bu konuda iki taraf birbirini daha iyi anlamakla beraber, kendi pozisyonlarını koruyor.


Neyse ki bu, “balayı”nı pek etkilemiyor!..

  

Çin’le ilişkilerde Uygur faktörü (Sami Kohen, Yorum, Milliyet (10 Nisan 2012)

  

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın 3 günlük Çin ziyaretine, Şincan Uygur Özel Bölgesi’ nden başlaması, buranın yol üstünde bir uğrak yeri olmasının ötesinde, siyasal ve duygusal bir anlam taşıyor.

 

 

 

Bu bir Türk Başbakan’ın, Uygur Türklerinin ata yurdu olan topraklara gerçekleştirdiği ilk ziyarettir. Bölgenin başkenti Urumçi’de halkın gösterdiği sıcak ilgi ve sevgi, karşılıklı olarak duyulan yakınlığın bir göstergesi.

   

Bu yakınlık, çok eskilere giden tarihi ve kültürel bağlardan kaynaklanıyor. Büyük coğrafi mesafe ve farklı siyasal ortam bu duyguları zayıflatmamıştır.

   

Yakın geçmişte Şincan bölgesinde Uygurlarla Çinli Hunlar arasında çıkan çatışmalar ve Beijing’deki merkezi hükümetin izlediği sindirici politika, Türkiye ile Çin arasında uyuşmazlığa ve gerginliğe yol açmıştı. Şimdi bu sıkıntılar geride kalmış bulunuyor ve iki taraf da, Uygur bölgesine bir “dostluk ve işbirliği köprüsü” olarak bakıyor.

   

Bölge artık eskiden olduğu gibi Türklerin ziyaret edemediği kapalı bir ülke değil. Aksine şimdi Türkiye ile yeni ulaşım hatları açılıyor, işadamları, ziyaretçiler buralara gelmeye teşvik ediliyor.

 

  

Türkiye için de bu bölge yatırım yapılabi- lecek, ekonomik ve teknolojik işbirliği kurabilecek bir yer. Siyasi bakımdan da Ankara “Uygur sorunu”na eskisinden farklı bakıyor, Beijing’i karşısına alacak davranışlardan sakınıyor...

   

Başbakan sert çıkmıştı

   

Başbakan Erdoğan, Temmuz 2009’da Uygurlarla Çinliler arasında çıkan ve yüzlerce Uygurun ölümüne yol açan kanlı olaylar üzerine çok sert tepki göstermiş, “adeta bir soykırım” olarak nitelendirdiği saldırılardan Çin makamlarını sorumlu tutmuş, “vicdanları sızlatan vahşetin” derhal durdurulmasını istemişti...

   

Bu sözler Çin makamlarınca ülkenin iç işlerine müdahale ve kışkırtma olarak görülmüştü. Hele tam o sırada, Urumçi’de sokaklara dökülen Uygur milliyetçilerinin önderi sayılan, sürgündeki Rabiya Kader’in Türkiye’ye davet edilmesi, Beijing yöneticilerini çok kızdırmıştı. Bu arada Türkiye’deki bazı sivil toplum kuruluşlarının, Çin mallarına boykot ilan etmeye kalkışması da, gerilimi daha da artırmıştı...

   

Neyse ki, Türk diplomasisinin devreye girmesi sonunda, kriz yatıştı. Bu kez Ankara Çin’in toprak bütünlüğü lehindeki (yani ayrılıkçı eylemlerin aleyhindeki) tutumunu vurgulamak gereğini duydu. Rabiya Kader’e yapılan davet ve de boykotlar gerçekleşmedi. Bu arada Şincan’da çatışmalar da son buldu ve durum sakinleşti...

 

 

Aslında Şincan, Çin’in Tibet gibi, “yumuşak karnı” sayılıyor. Yüzölçümü 1.6 milyon km kare olan Şincan Uygur Özerk Bölgesi’nin 8.3 milyonunu Uygur Türkleri, 7.4 milyonunu Çinli Hunlar oluşturuyor. Geriye kalanlar da Kazak ve Kırgızlardan, Moğol ve Ruslara kadar 20’ye yakın değişik etnik ve dinsel gruplara mensup...   

 

Beijing yönetimi yıllardan beri bu bölgeyi de, “Çinlileştirme” (ve de komünist düzene sokma) çabasında. Buna rağmen Uygur Türkleri asimile edilemedi, çoğu kendi kimliklerini ve kültürlerini korudu.

 

 

 

Gerçi Çin yöneticileri bu bölge halkına geniş özerklik tanıdı. Son yıllarda Uygurların dinsel ve kültürel ihtiyaçları konusunda eskisine kıyasla daha hoşgörülü davrandı. Ama gene de ayırımcı ve baskıcı uygulamalar devam etti...

 

   

Değişen tavır

 

   

Temmuz 2009’daki olay, Türkiye için de bir deneyim oldu ve ilk tepkisel davranışlardan sonra Türk Hükümeti bu meselede bir “ayar” yapmayı yeğledi. Bu Uygur aktivistleri için bir “geri adım” da olsa, Ankara Çin ile stratejik ve ekonomik çıkarlarını dikkate almayı ve daha pragmatik davranmayı tercih etti... Öyle ki şimdi değişen şartlarla, Uygurlar Ankara ile Beijing’i ayıran değil, yakınlaştıran bir unsur olarak sayılıyor.

 

Aslında iki ülkenin çıkarları da bunu gerektiriyor.

 

Başbakan’ın kalabalık bir heyetle Çin’e yapmakta olduğu ziyaretin esas stratejik ve siyasal önemini yarın inceleyeceğiz. 

 

11.04.2012